Evvelzaman

özge dünyam…

öğle namazına nasıl kalkılır

öğle namazına nasıl kalkılır

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

35 yaşına kadar ateist olarak yaşayan, beş yıl önce Kuran’ı Kerim’in etkisiyle hidayete erdiğini söyleyen Bülent Akyürek namaz konusunda çok konuşulacak bir kitaba imza attı; Öğlen namazına nasıl kalkılır?

Cemil Tokpınar’ın Sabah Namazına Nasıl kalkılır  kitabından sonra ” Öğle Namazına Nasıl Kalkılır ” kitabıda çıktı.Yazarı Bülent Akyürek. 35 yaşına kadar ateist olarak yaşadı.Ahmet Hakan’ın O’nun için ”En Yiğit İslamcı” diyor.Bu kitap çok konuşulur bence..

Kitap’tab beğendiğim pasajlar;

“Dünyaya Ahmedinecat’ın karısı olarak gelmek ve ona milyonlarca çocuk doğurmak isterdim!”

“Kuran-ı Kerim’in sopasını yedim ve kendime geldim”

“Çocuğunuza bir sakız alan amcaya hemen teşekkür etmesini öğretiyorsunuz ama namaz kılarak Rabbinize şükretmediğiniz gibi çocuklarınıza namazı aşılamadan başkalarına teşekkür etmesini öğretiyorsunuz. Çocuklarımız nezaket sahibi bir insan olarak cehenneme giderlerse ne yapacağız? Hangisi daha önemli? Çocuk, her şeye teşekkür ettiği zaman rızkın Allah’tan geldiğini unutuyor…”

“Namazın hayatımızı düzene koyabilmesi için onu aksatmadan, bıkmadan sürekliliğini sağlamamız gerekiyor. Abdest alıp bekleyeceğiz, bir müddet seccadede dualarla bekleyeceğiz, içimizi şeytanın vesveselerinden arındıracağız, Allah’ın dışındaki tüm şeylerden uzaklaşacağız, bu dünyadan kopacağız yani. Namaz surelerinin anlamlarını idrak ede ede okuyup anladıkça, namazdan sonra nasıl bir duruş ve bekleyişe sahip olacağımız anlaşılacaktır.”

“Namaz kılmayan birçok insan “Allah affetsin kılmıyorum ama…” diyor. Aman Allah’ım! Bu ne merhamet, bu ne alçak gönüllülük. “Allah affetsin” diyerek kendisini anında bağışlayan insan üç kuruş alacağı için borçlusunu bağışlıyor mu acaba? Bunu söyleyen insanın kalabalık bir otobüste ayağına basın, anında kıyameti koparacaktır. Cüretimiz, terbiyesizliğimiz, utanmazlığımız öyle bir aşamaya geldi ki artık Allah’ın yerine de kendimizi bağışlıyoruz.”

Kimse kusura bakmasın, ben beş vakit namaz kılmayıp  yalnızca Cuma  namazlarını kılan bu adamlara “Bizim Hıristiyanlarımız” diyorum ve yapılan eylemin masum bir şey olmadığını iddia ediyorum. Beş  vakit namaz kılmayıp Cuma’yı, Bayram namazını, teravih namazını kaçırmayışımız bana biraz ticari geliyor. Çünkü saydığımız namaz türleri cemaatle oluyor. Mahallenin esnafı en azından Cuma günleri camide görünerek diğer Müslümanları kendisine müşteri o larak tutabiliyor. Allah’tan, cehennem azabından korkmayıp namazlarını kılmayan ama kullardan utanıp cemaat namazlarını kaçırmayan insanımızın durumu içler acısıdır.”

Devletin görevlerinden birisi de bireylerin emniyetini sağlamaksa namazı özendirmesi gerekiyor çünkü ben namaz kılan bir toplumda daha emniyet içinde yaşayacağıma inanıyorum.
Devlet “Dumansız hava sahasına önem verdiğinin yarısını bu işe verseydi zaten sigara, alkol, kumar kendiliğinden yok olacaktı.
 
 
Müslüman uzlaşmaz. Onun değerleri ilahidir ve o değerlerin karşılığı bu dünyada değildir. Bizim takas edecek şeyimiz yok!
 
 
 
Protokol sandalyesi, hadımlaştıran bir mevkidir.Orada gözler senin de üstünde olacağından kıpırdayamazsın, konuşmacının en salak cümlesini bile alkışlamamak gibi bir şansın yoktur, ara sıra kırılan gururunu tamir etmek için bacak bacak üstüne atarsın ve elindeki bir bardak suya okyanustaki sandal gibi tutunarak karaya çıkmaya çalışırsın Şimdi bu adamlar orada olmaktan zevk mi alıyorlar. Onlara göre evet ama bana göre tabi ki hayır!
 
 
Ne zaman İsrail, Filistine bomba yağdırsa biz Müslümanlar Cihad ayetlerini saklayıp, bol bol sabır ayetlerine sarılarak kermesler kurup içli köfte, gözleme satarak, Filistin için günah çıkartıyoruz.
Gözlemeler yenilirken duvarlarda asılı resimlerde ölen çocukların kanlı suratlarını izleyerek Oradan iki de ayran ver hele!demeyi ihmal etmiyoruz. Aynı bilinçsiz, donuk bakışlar, aynı Kâbe’sini kaybetmiş vücut yalpalamaları, sessiz, sıkıcı ama bir cumartesiyi orada harcamanın yürek hafifleten tavrıyla dini vecibelerimizden Cihad” emrini yerine getirmiş oluyoruz.
 
 
Ateist bir geçmişi olan bu zavallı yazarın tecrübeleri herkese ibret olsun! Kontrolsüzlük hissi acı vericidir… “Beni aklım kontrol ediyor.” dediğinizde, insan aklının geçirdiği evrelere göz atmanız yeterlidir.
Bakın, dünya düzdü yuvarlak oldu! Yuvarlak da değil elipsmiş! Hem Galileo hem de Engizisyon haklı çıktı bu durumda.
 
 
Bakın, zalim kişilere veya zalim devletlere Zalimsin” diyebilecek erkek bir Müslüman devlet kalmadı.
Bütün kitaplarımda bıkmadan bahsediyorum: Biz erkekliğimizi yitirdik.
 Kuran’ın, Allah’ın kılavuzluğunda yürümediğimiz için bacaklarımız titriyor. Yeryüzü kâfirlerin zulmü altında inliyor. Bir Müslüman devlet, zulmü durdurmak adına eline kılıç alamıyor
 Hepimiz konforun esiri olduk. Erkeğin en cesuruna Kadın Simsarı denir. Müslümanların modeli kadın satan simsarlar olmalı!
 
 
İş yerinde söz olur. diye namazını kılamayan korkak Müslümanlara bakınca, kadın simsarlarına saygı duymamak, cesaretlerini kutlamamak elde değil…
 İsrail’i patatesli gözleme, içli köfteyle yeneceğini zanneden Kermes Müslümanları, Kuran’daki Demir Suresi’nin sırrını çözebilselerdi, peygamberin ezik ve zulme uğramış ümmeti ayağa kalkacaktı ama olmadı olmuyor
 
 
Zalimi bağışlamak için elimizden geleni yapıyoruz. Tövbe haşa, konu bir güç karşısında kılıç çekmeye gelince Allah’a yakın bir merhametle dolup taşıyor, uzlaşmanın, diyalogun çarelerini arıyoruz.
 
 
Binlerce Müslümanın kanına girmiş bir kâfir devletin sözcüsüyle siz televizyonda karşılıklı tartışıp, sonunda ona “Size katılmıyorum, sizinle aynı fikirde değilim.dediğiniz andan itibaren alkış kopar, toplumsal ödeşme sağlanır ve uzlaşmacı olmakla da olgun lider tavrını sergileyerek tüm takdirleri üzerinizde toplarsınız.
 Batı’dan getirilen Kınama kültürüne aşina olalı kendi değerlerimizi, dinimizi, namusumuzu savunamaz, haysiyetimiz için kan dökemez hale geldik…
 Bugün “Kamu faydası için yapamayacağınız ahlâksızlık yoktur.

 

Kitabı almak için buradan devam edebilirsiniz.

Konu:Öğle Namazına Nasıl Kalkılır

Share this Post[?]
        
  1. admin Said,

    Son yılların en tartışmalı yazarlarından Bülent Akyürek Çorum’dan geçti. İlim Yayma Cemiyeti’nin düzenlediği bir program için Çorum’a gelen Bülent Akyürek, son yıllarda romanı bırakarak kendini eleştiri kitaplarına verdi. Zamanın Efendisi, Ve tanrı Ağladı, İtin Biri gibi önemli romanlar yazdıktan sonra edebiyata ara veren Bülent Akyürek ile söyleştik. Biz sorduk, neredeyse her yıl çok tartışılan bir kitapla karşımıza çıkan Akyürek cevapladı. Çam ağacı insana ölümü unutturur mu? Edison ampulü bulmakla insanlığa iyilik mi etti? Dinden para kazanılır mı? Müslüman’da beyin olmaz mı? İslam medeniyeti geriledi imi? İbadetle kurtulmak mümkün mü?

    Son kitaplarınızda çam ağacı ya da ampul gibi bazı nesneler üzerinden toplumsal eleştiri yapıyorsunuz? Teknolojiye mesafeli durmanız da ‘Bülent Akyürek bütün yeniliklere karşı mı?’ sorusunu akla getiriyor. Eğer öyleyse, nasıl bir hayat tarzı öneriyorsunuz?

    Yeniliğe karşı olmamla ilgili değil bu. Mesela çam yeni bir şey değil. Benim dediğim şey şu: Çam, şeklen üçgen, piramit, Firavun eşittir kibir, dört mevsim yeşil kalma özelliğinden dolayı ölümsüzlük ağacı… Dediğim gibi, ampul gelirse karanlık gider, karanlık giderse ölümü unutursun. Dört mevsim yeşil kalan bir çama baktığın zaman da yine ölümü unutursun. Mezarlıkları götürüp şehrin dışına atarsan yine ölümü unutursun. Neticede baktığın zaman, bu çağda insanlığın düşüşü, ölümü unutuşa bağlı. Bizim bütün çabamız şu olmalı ve bütün insanlığa şunu göstermemiz lazım: Her gün, günde 24 kere arkadaşlar hepimiz öleceğiz. Ölümlüyüz yani, bunun çıkarı yok. Ölmek için doğduk, zaten dünya yaşanacak bir yer değil, ölünecek bir yer. Bunu hatırlatmalıyız, tek görevimiz bu. Hani Hazreti Ömer’le ilgili anlatılan bir şey vardır ya… Yanındakine bir gün, “artık sen gelme” der, “Çünkü benim saçım, sakalım beyazladı. O beyaza bakınca ölümü hatırlıyorum zaten.” Beyaz bir kıl olmalıyız biz artık. Kıllık yapmalıyız yani. Beyaz bir kıl gibi, sen Çorum’da gezeceksin, ben Ankara’da gezeceğim, birileri ölümü hatırlayacak. Bizim bütün imajımız şu olmalı: Modern dünya bize ne kadar depresyonda, hastalıklı, stres altında, sürekli hüzünlü falan dese de, bizi suçlasa da, rapor verse de; Müslüman olarak, biz sokağa çıktığımızda, ölüm kaldırımda yürümüş olmalı. Yani birileri ölümü hatırlamalı. Tek görevimiz bu. Bunu yaptığımız zaman iyi bir iş yapmış oluruz. Çünkü her şey, dünyadaki bütün üretim ölümü yenmek üzerine. Haz, şehvet, tüketim hep bunun üzerine kurulu. Biz de Müslüman olarak, beyaz bir kıl gibi, kıllık yaparak ama kul olduğumuzu unutmadan bunu hatırlatıp savaşabiliriz. Ölümü hatırlatan adamlar olmamız lazım.

    Dünyadaki adaletsizliklerin, sizin tabirinizle insanlığın düşüşünün sorumlusu kim? Ölümü unutan Müslümanlar mı?

    Hayır, ben hiçbir zaman Müslümanları bir şeyden sorumlu tutmam. Bir de benim adalet kavramım da farklı. ‘Bu adildir, değildir’ diye bakmam. Biz kendimize bakarız. Biz suçu başkasında da aramayız aslında. Adalet, rakamsal bir şey oldu artık. Ben böyle bakmıyorum. Biz namazlarımızı kılacağız, oruçları tutacağız, kurbanları keseceğiz, Müslüman olarak doğmak elimizde olmasa da öyle ölmeye gayret edeceğiz. Bu kadar basit. Bizi rahatlatan çok güzel ayetler var: “Allah nurunu tamamlayacaktır” Zaten o cepte. Yani biz hiçbir şey yapmadan otursak bile Allah nurunu tamamlayacak. Müslüman’ın o anlamda inanılmaz bir tembellik hakkı var. Otur söğüt ağacının altında, ibadetini et, namazlarını kıl, dua et. Allah nurunu tamamlayacak zaten, sen karışma. Sen kendini koru sadece. Yani bataklıkta gezme.

    Yani Müslüman’ın olaylara müdahil olmak istemesi, gidişatı değiştirmek istemesi de mi bir kibrin sonucu?

    Tabi. Şunu söylüyorum: Cihat bize farzdır. Bir zulüm olur, bir zalim gelir zulme başlar, sen Müslüman olarak cihat edersin. Burada tembellikten bahsetmiyorum. Ama cihada gelince 70 sene düşünüp tembellik hakkını kullanan adam “Ağabey işte Amerika elektrikli bilmem ne ocağı yapmış, bizim de mutfak robotu yapmamız lazım. Teknolojik olarak onlara yetişmezsek olmaz” derken, orada ne kadar aceleci, ne kadar sabırsız. Modern zamanların postmodern atasözleri var. Dini terim olmaktan ya da ayet, hadis olmaktan çıkıp da postmodern bir tabela durumuna gelen sözler var. ‘Çalışmak ibadettir’ mesela. Çalışmak ibadettir, bütün fabrikalarda, göbekli Müslüman patronların duvarında 450 milyona adam çalıştırmak için astığı bir şey. Ama şöyle: Çalışmak ibadettir, evet çok namaz kılmak ibadettir. Çok düşünmek, çok tefekkür… İki günü aynı olan ziyandadır, çok doğru. Bugünkü zikrin, dünü geçmeli, bugünkü namazın dünkünden iyi olmalı, eşit olmamalı. Niye bunu hemen para diye düşünüyorsun ki. Bu mantalite sorunu. Her şeyi rakamla düşünen bir insanlık olduğu için, gidip gelip oraya saklanıyorlar. Benim de bütün esprim bu -değişik bir tarafım yok zaten-, her şeyi düz etmek, dümdüz. “Hacca gidip Arapları zengin mi edeceğiz?” Bu önümüzü tıkayan bir cümle. Adam hacca gitmeyecek ya, öyle diyor. Ben de diyorum ki; “Evet Müslüman’a farz olan şeylerden biri de bu: Hacca gidip Arapları zengin etmek.” Bu kadar. Yani orada diyalog biter. Çünkü Allah onu ona göre yaratmış. Çöl, tarım yok, o yok, bu yok… Allah oraya da onu vermiş, siz de bununla geçinin diye. “Ağabey adamlar dinden para kazanıyor” Önümüzü tıkayan cümlelerden birisi de bu. Çok güzel, dünyanın en güzel şeyi dinden para kazanmak. Çok isterdim şahsen ben. İmam olmuşsun mesela, dinden para kazanıyorsun. Dünyada her şeyden para kazanılıyor, ne var yani? Hepsi çok çirkin, para kazanma yöntemlerinin hepsi çirkin. En masumu bile çirkin. Dinden kazanılınca ne oluyor? Bunları ters çevireceğiz, bu golleri onlara atacağız.
    İnsanlar farzlara bile kendi yorumlarını getirmek istiyor yani?
    Evet, farzı yorumluyor. Farz ne? Yorum yapamazsın, kafanı çalıştıramazsın, akıl yürütemezsin. Yani Müslüman farzlarla hayatını yönetir, Müslüman’da beyin olmaz. Müslüman’da beyin olduğu zaman zaten o gider, beyin bizlik bir şey değil. Beyin, yine Batıdır. Müslüman’ın işi gönülledir. Gönül, Allah’ın insan bedenindeki mekanıdır. Sen orayı temiz tutarsın, sürekli zikirle cilalarsın ibadetle temizlersin… Yani Allah’ın mekanı orası, o sana ait bir yer değil. Yeri bile belli değil gönlün, kalp değil o. Batılılar kalp diyor ama gönül diye bir yer var. Bizim beyinle işimiz yok. Beyin, Batının taklididir. Oysaki dünyada hiçbir şey akılla olmaz. Bana akılla yapılmış bir şey gösterin. Yoktur ki. Herhangi bir icat mesela, akılla yapılmış. Ben şimdi bir sürü icat söyleyeceğim, ayıp kaçar. Hiçbir aklın ürünü değil.

    İki medeniyet yok, tek medeniyet var diyorsunuz.

    İslam medeniyeti.

    İslam medeniyetinin son 300 yılda Batı medeniyeti karşısında gerilediği yönünde yerleşmiş bir görüş var. Buna ne diyorsunuz?

    Müslümanlar gerileyemediler, bu problem.

    Gerilemeli miydi?

    Tabi. Mesela matbaa erken geldi bize. Matbaanın henüz gelmemesi gerekiyordu. Matbaa yüzünden işte bu hale geldik. Matbaanın icadı, kitabın çok basılması, CD, kaset, film, internet derken, bilgi ayağa düştü. Bilgi parmağının ucunda. Bilgi ayağa gelince insan ona itibar eder mi? Etmez. Eskiden ama bunu talep ederdi. Şehrini bulurdu, alimin peşinden koşardı, çölleri geçerdi. Alimden bir şey öğrenemese bile, yoldan öğrenirdi. Yürüdüğü yoldan bir şey öğreniyordu. Şimdi internetle -internet kitabın hızlandırılmış hali- bilgi ayağa düştü. Bizi geriye götüren, gerileyememe durumu. Gerileyebilsek, her şey yerinde durur. Tekrar çöle çekil, deveyi sağlam kazığa bağlama, sembolik olarak, deveyi makara ipliğiyle bağla, “Allah’ım ben elimden geleni yaptım, gerisi sana emanet.” de. Allah o zaman deveyi korur. Ama sen devenin dört bacağından dört iple bağlıyorsun, “Ya Rabbi ben tedbirlerimi aldım, gerisi de sana kaldı.” E Allah’a iş bırakmadın. O nasıl bir garanti korkusu. Biz geriye gideceğiz; Makara ipliğiyle deveyi bağla, hurma ağacının altında otur, zikrini yap, namazını kıl… O zaman sen seyret teknolojiyi. Sonuçta teknoloji tartışılır bir şey. Mesela, büyü. Aşağılanır, hor görülür ama büyünün özü, bir adamın hiç alet kullanmadan bir şey yapması. Bunu Japonlar bulsaydı ve laboratuarda izah etseydi, nasıl bir teknolojiydi. Tayyi zaman, tayyi mekan… Şimdi insanların yapmaya çalıştığı şey bu, ışınlanma. Onu laboratuar aşamasından oraya getirecekler ki onlara göre bir kıymeti olsun. Batı’da neden laboratuar kıymetli bir şeydir? Bir şey laboratuara girerse, kağıt üzerinde gerçekliği olur, masrafın dokümanı olur ve sen onu satarsın.

    Bugün fiziksel olarak çöle dönüp deveyi makara ipliğiyle bağlamamız mümkün olmadığına göre ne yapmalıyız?
    Tekrar çöle dönüp, deveyi makara ipliğine bağlayıp hurma ağacının altında oturmamız gerekiyor. Dediğin doğru, o olmaz ama bu dediğimi yapmalı. (gülüyor)

    Uzun bir süre kendinizi ateist olarak tanımladınız.
    Maalesef.

    Sonradan Müslüman olanların daha heyecanlı ve daha öfkeli olduklarına dair bir genel kanı var. Buna katılıyor musunuz?
    Sahtekâr olma ihtimalleri de vardır.

    Estağfurullah.
    Öyle, öyle. Ben bunlara hazırım zaten. Bunlar denir yani, ben bir şey demem. Ben de zahire bakar değerlendirme yaparım insanla hakkında. Zahir önemli. Biz insanların içini tam anlayamayız. Millet beni bilmez, ben de insanlara öyle bakarım. Ben de Müslüman ararken şekline bakıyorum. Sakalı var mı, hacı yağı kokuyor mu, 99 tespihi var mı, şalvarlı mı, dudakları kımıl kımıl geziyor mu? Müslüman kim? Müslüman o. Ben artık zahire bakıyorum, ben de zahirciyim. İçini Allah bilir tabi. Herkesin içini Allah bilir. Ama artık şekilden de kurtarmamız lazım. Hani derler ya, “Bakmayın benim her gün tıraş olduğuma, bulvar gazetesi okuduğuma, filan yerde memurluk yaptığıma herkesin içini Allah bilir.” Oradan anlamazsam ben nereden anlayacağım. Zor zamanda Müslüman olmak zordur, Müslüman gibi giyinmek zordur. Mesela şu an türban takmak zordur, sakal bırakmak zordur. En azından rock bir tarzdır, sistem dışı bir şeydir. Bu da bir şeydir, önemli bir şeydir. Bu dediğim tipolojiyle tutup da Ankara’da Kızılay’da, İstanbul’da Taksim’de, İzmir’de Kordon boyunda gezdiğiniz zaman bu önemli bir şeydir. Varolma açısından önemli bir şey. “Ben varım, buradayım; şeklim, kıyafetim budur” demektir.

    Son kitaplarınızdaki anlatma isteği buradan mı kaynaklanıyor? Müslüman olmadan önceki zamanı telafi etme isteği mi, bulduğunuz şeyin kıymetini bilmenizden mi?
    Sorduğunuz iki sorunun da cevabını bilmiyorum ama telafi edilebilecek bir şey değil. 35 sene ateist yaşayıp da 40 kere zemzemle yıkansan, gece gündüz ağlasan sızlasan olur mu? Bilmiyorum. Müslüman korkuyla ümit arasında olmalı ya. Ümit etmekten de korkar durumdayım o anlamda. İnsan kendini bağışlamayı sever ya, “Olsun o zaman öyleydim ama şimdi böyleyim. Ben kurtulurum” Öyle bir şey yok. O konuda çok umutlu değilim. İbaretler yapılacak, buna mecbursun. Ama insanların çok derin anlamda da ibadetle kurtulacağı garantisi de yok. Biz bir genel afla kurtulabiliriz ahirette. Peygamber Efendimiz’e dünyadayken ‘benden bir şey iste’ denildi. O da ‘ben sonra isteyeceğim’ dedi. Ümmeti orada per perişan, boynu bükük dururken, Peygamber Efendimiz’e ‘hadi burada bir şey iste’ dendiğinde, ‘ben de ümmetimin affını istiyorum’ derse ki diyecek inşallah, Cenabı Allah da affederse öyle bir ümit. Yoksa insan ibadetle kendini kurtaramaz. Yani yeterli bir kulluk yapılabilir mi bilmiyorum. Peygamberler tamam, Hazreti İbrahim gibi aramak tamam, Peygamber Efendimiz gibi bir hayat yaşamak tamam da insan nasıl bir kullukla Allah’ın gözüne girebilir ki. O biraz zor. Ama inşallah genel af umuduyla, diğer Müslümanların yüzü suyu hürmetine, Peygamber Efendimiz’in yüzü suyu hürmetine biz de aradan kaçak yolcu olarak geçersek, öyle bir umudum var.

Add A Comment

Comment Spam Protection by WP-SpamFree