Evvelzaman

özge dünyam…

Archive for Mart, 2010

Filistin Oluyorum Gözlerinde

Posted by admin under Gündem

 

Filistin Oluyorum Gözlerinde

Bu gün ben başka bir savaş verdim aşka
Sessiz çığlığımı kim duyacak
Seyredecek figanımı,akıp durduracak
Dahi firakında kim söyleyecek şarkıları
Şiirleri kim tutuşturacak
Kimin için yazılacak onca ağıt

Bitmeyecek çığlıklarım
Filistin olacağım ben bu gün gözlerinde
Kan akıtacağım dipsiz yalnızlıklara
Bırakacağım yine gözyaşlarını
Elinle ineceğim kuyusuna Yusufların
Gözlerine değen gömleği olacağın Yakup’da
Açılacağım geceler boyu
Seyredeceğim bedenimi dervişler gibi
Gündüzleri sıralayacağım nağmaleri
Bitmeyecek çığlıklarım
Bitmeyecek ahım,figanım
Bitmeyecek…

İliklerini kaybeden düğmeler gibi
Sökülüp sedef dallarında çöllerin
Mecnun var diye Leyla bilinmez ki
Leyla yok diye ağlayacaktı mecnunlar
Yoklukla yazılacaktı her şiir
Yoklukla damıtılacaktı gül suyu
Yoklukla ağlayacaktı geceler,
Yoklukla ağlanacaktı her gece…

Şimdi kim bilir hangi boşlukta çiziyorsun gözlerini
Ellerini hangi uzatıyorsun bilmiyorum
Nereye baktığını da görmüyorum üsteli
Gözlerin benden öte diyarları seyrediyor
Gülümsemiyor parmak uçların eskisi gibi
Saçların tel tel savrulmuyor rüzgarlarda
Sen de bitmeyecek çığlıklardasın
Sen de çığlık çığlığasın

Sondan başa işliyor saatim işte
Son anındayım ‘’ bitti’’ sessinde göz yaşlarım
Çağlıyor çağlıyor seller boyunca
Hangi filistindir bu yüreğime bıraktığın
Hangi sapan taşıdır intifadanın
Çölleri sarsar..Ah yar! Bu çağlayış
Çölleri sarsar…Ahyar! Bu yıpranış

Sondan başa işliyor sessiz saatim
Günler merhaba ile başlamıyor artık
Her güne kelimeleri sıralamıyorm mesela

Denizi görmüyorum eskisi kadar
Karanlıklar mekanım oluyor
Sessiz sürgün yerleri dinginliğim
Kursağımda cam kırıkları hissediyorum
Bu gün ben başka bir Filistin oldum
Şehitler verdim kandan boğulmuş
Yenik düşmüş savaşlarda
Fethedemedim bu gün zamanı
Bu gün ben başka bir savaş oldum
Yenik düştüm siyahlığında gecenin
Yokluğun darmadağın etti sözlerimi

Korktum.Hem de yıllar var ki
Korkmadığım kadar
Bu gün ben Filistinli bir ananın
Gözyaşları oldum
Yenildim.Ah yar! Yenildim
Ezikliğiyle vuruldum
Yırtıldım bu gece
Şiirlerim sustu,kalemim tükendi
Bu gün ben yokluğunda
Filistinin duvarlarında
Yapışıp kaldım
Yenik düştüm..Ah yar!
Yenildim…

Saçlarında akıp kaybolmalıydım halbuki
Gözlerinden içmeliydim kevseri
Savaşmalıydım halbuki yırtarcasına bedenimi
Ama yenik düştüm işte..Ah yar!
Yenik düştüm…tutamadım göz yaşlarımı
Bu yüzden ben bu gece başka bir savaş verdim aşka
Ah yar! Yenildim yokluğuna

Kayboldum darmadağın,
Yıkık,bulanık,ezik
Metropoller yansıtmadı hüznümü
Mezarlıklar taşımadı bedenimi

Ağlasam çağlar boyu
Ağlasam çağlayanlar gibi
Acaba anlar mıydın beni..Ah yar!
Anlar mıydın…
Ah yar! Gitmeyi bilemedim
Bilemedim ayrılmayı gözlerinden
Bütün savaşlarım bu yüzdendi
Bu yüzdendi yangınlığım

Şimdi kendimi bir Filistinli
Çocuğun gözlerine bırakıyorum
İntikam alırcasına her şeyden
Saldırıyorum,kusuyorum hıncımı
Taşlar boyu
Ben Filistin oluyorum
Filistin gözlerinden uzakta

Bilal CAN

Go get Adobe Flash Player!

Share this Post[?]
        

Genç
Siviller 1. Geleneksel CHP – Anayasa Mahkemesi Dosya Taşıma Yarışması

Genç Siviller
1. Geleneksel CHP – Anayasa Mahkemesi Dosya Taşıma Yarışması düzenliyor.
Her anayasa değişikliğinden sonra Anayasa Mahkemesi’ne koşan CHP’yi
yoğun günlerin beklediği bir dönemde, CHP’ye kalifiye elemanlar
kazandırmak amacıyla düzenlenen yarışmanın START’ı CHP Genel Merkezi
önünden verilecek. 28 Mart Pazar günü Saat 12.00’de başlayacak koşu
İncek Köyü’nde bulunan Anayasa Mahkemesi’nde sona erecek. VARIŞ
çizgisini ilk geçen kişi yarışmanın galibi olacak ve CHP’de istihdam
edilmek için büyük bir avantaj kazanacak.

Yarışmacılar koşu
boyunca, içi bir anayasa değişikliğini şikâyet etmeye yetecek kadar
kağıtla dolu olan pembe devlet malzeme ofisi dosyası taşıyacaklar.

12.00 CHP Genel
Merkezi Önü – Ankara

 
Share this Post[?]
        

Share this Post[?]
        

tantavi öldü

tantavi öldü

Tantavi’nin Ölümü Üzerine

11 Mart akşamı Samanyolu televizyonunda bir habere denk geldim. Mısır’daki ünlü El Ezher İslam Üniversitesi’nin şeyhi Tantavi’nin ölüm haberiydi bu. Samanyolu televizyonu  Tantavi  ile ilgili detayları övücü bir şekilde verdikten sonra “biz de bu ‘değerli’ âlime Allah’tan rahmet diliyoruz!” sözleriyle bitiriyordu haberi.

Bu haberi izledikten sonra, nedense bir ara televizyonlarda yayımlanan bir reklam filmi geldi aklıma. Benim en değer verdiğim gazetelerden birisi olan Yeni Şafak’ın reklamıydı televizyonda izlediğim. Bir adam koltuğuna kurulmuş gazetesini okuyordu. Gazete sayfalarında dolaştıkça, o haberlerle ilgili yerlerde görünüyordu adam. En sonunda da, bir savaşın tam ortasına düşmüş şekilde, savaşta yapayalnız kalmış gözleri yaşlı bir kız çocuğuna bakarken birden kendi kız çocuğu yanına geliyordu adamın. Ve adam gazetenin kendisini dolaştırdığı dünyadan kendi hayatına dönüveriyordu böylece. Reklamın en sonunda adam, kendi çocuğunu kucağına alıp sıcak salonuna geçerken, gazeteyi okuduğu sırada “gittiği yerlerden” ceketinin üstüne bulaşmış olan tozları eliyle silkeleyerek temizliyor ve günlük hayatına dönüyordu.

Tantavi’nin ölüm haberiyle, Yeni Şafak’ın reklamı  arasında beynim nasıl bir ilişki kurdu diye düşünüyorum akşamdan beri… Açıkçası ölüm haberinde, Tantavi ile ilgili “değerli âlim” sözleri rahatsız etmişti beni; ama bu rahatsızlık bana neden reklamı hatırlattı diye düşünürken, aklıma takılan hep o “ceket sahnesi” oldu. Üzerimizden küçük bir el hareketiyle temizleyiverdiğimiz dünyanın tüm acıları, haksızlıkları ve yanlışlıkları kafama takıldı. Müslüman duyarlılığı olan bir televizyonun, sırf kimliği “Müslüman âlim” olduğu için Tantavi’ye “değerli âlim” demesini kaldıramamıştım besbelli! Çünkü Tantavi , daha çok yakın zamanlarda, Gazze’deki insanların aç,susuz, ilaçsız kalmalarına fetva vererek “dini onay” vermiş bir insandı. Gazze’den Mısır’a bağlanan tünellerin kapatılması amacıyla, Mısır hükümetinin yapmaya başladığı çelik duvarlarla ilgili bir fetva vermişti  Tantavi . Kameralar önüne geçmiş, çelik duvarın inşasını destekleyen bir konuşma yapmış ve duvar yapımına karşı çıkanın günaha gireceğini öne süren fetvayı okumaya başlamıştı utanmadan! Üstelik bunu din adına yapıyordu. Günah, sevap mekanizmasını bile belirlemişti üstad! Duvara karşı çıkan günaha girecekti bu “büyük âlime” göre… Duvarın öte tarafında açlıktan, ilaçsızlıktan ne kadar insan ölürse ölsündü ona göre! Nasılsa vicdan ve fetva, sahibinin sesini duyurmakla mükellefti  Tantavi ’nin meşrebince…

Bu haberin veriliş  tarzı, Samanyolu televizyonundaki bazı başka haberlerin veriliş tarzı gibi rahatsızlık vericiydi. Ama bu tarz “biz Müslümanların” unuttuğu tevhidi hatırlatması açısından faydalı bir “yanlışlık” olarak değerlendirilebilir de bir başka açıdan. Çokluklara ne derece teslim olduğumuzu, çuvaldızın en büyüğünü bize batırarak gözümüze sokabilir belki de!

Neydi o teslim olduğumuz tutarsız çokluklar peki?  Tantavi ’den büyük bir İslam âlimi diye bahsedebilecek ve ölüm haberini detayıyla verebilecek kadar Müslüman’dık; ama onun Gazze’de yol açtığı zulme kulaklarımızı tıkayacak kadar da moderndik! Cuntacıların zulüm planlarına karşı direnecek kadar Müslüman idik; ama Ceylan’ın benzer zalimlerce paramparça edilmiş vücudunu haber yapmayacak kadar da milliyetçiydik… Kandil gecelerinde gözyaşlarımızı oluk oluk akıtacak kadar dini bütün idik Elhamdülillah! Ya da El Ezher Şeyhine saygıda kusur etmezken… Ama Gazze’deki çocuk çocuğun hakkına girmiş bir insana âlim diyebilecek kadar da moderndik. Çünkü âlim, bilgi sahibi demekti bizim nezdimizde; bilgisini hakikate ulaşmak için bir araç olarak kullanan, vicdanıyla amel eden, bilgisini ve vicdanını üç kuruşa satmayan âlimleri unutmuştuk epey zamandır! Darbe planlarına en sert muhalefeti yapacak kadar anti-militarist; darbeyle ilgili haberleri “şanlı ordumuzun içine sızmaya çalışan hain cuntacılar” üslubuyla verecek kadar da militaristtik! Pozitivistler kadar bilimci, çağdaş ruhçular kadar da fantezi mahkûmu olduk! Acılar, arkasında sadece biraz toz parçası bırakabiliyor artık bizim için. Onları da silkeleyerek üstümüzden atıveriyoruz zaten! Velâkin parça parça olduk. Aslında ne olduğumuzu bile hatırlamıyoruz! Hakikat, üstümüzde ancak bir toz parçası kadar yer ediyor artık!

 Tantavi ’nin ölüm haberinin veriliş tarzıyla, Yeni Şafak reklamında “ceketten silinen tozlar” arasındaki ilişki; “biz Müslümanların” dünyaya, adalete, vicdana, hakkaniyete, ahlaka dair söylememiz gerekenleri unuttuğumuza dair bir hayal kırıklığının zihnimde yarattığı bir ilişki sanırım. “Yanlış hayat doğru yaşanmaz!” diyen Adorno’ya inat; yanlış hayatı doğru bir hayata çevirebilmek yönünde verebileceğimiz devasa katkıları unutmuş olduğumuz için; yanlış hayata teslim olmuş ve onu doğru yaşamaya kalkan bizlerin yenilgisinin dışa vurumu… Doğru yaşadığımızı sandığımız hayatta başkalarının acıları, sadece bir toz zerresi kadar iz bırakıyor vicdanımızda. Bugün Gazze’de acı çekenler için samimi gözyaşları döküyoruz, yarın onların canına okuyanları baş tacı ediyoruz! Ve acı çektirenler “bizden” diye gördüklerimiz olunca Darfur’daki gibi, o zaman suskunluğumuz vicdanları yırtıp paramparça ediyor tüm hayatımızı…

Hâlbuki “Tevhid” medeniyetinin çocuklarıydık bizler. Tevhid içi boş bir kelime değil; her yaptığımızın üzerinde yansıması gereken bir ayna. Üzerine yansıttığımız vicdanımız paramparça olmak ve dağılmak yerine birleşiyorsa, işte o zaman doğru yolda olduğumuzu anlayabileceğimiz şaşmaz bir ölçü… Çoktandır o ayna küstü bizlere. Paramparça ettik onu çünkü. Artık hakikate dair hiçbir şey yansımıyor oradan… Eskiden o “eşsiz” ayna kırılmasın diye her şeyi yapardık. Aynanın üzerinde ilk defa bir çatlağa denk geldiğimizde içimizden bir şeyler kopmuştu sanki. Artık o ayna paramparça oldu. Vicdanlarımız, ayna kırıldıkça kaynaklandığı yeri unuttu. İşin en vahim tarafı, artık o aynanın kırılmış olmasından herhangi bir rahatsızlık, acı da duymuyoruz. Sadece nostaljik bir figür olarak duruyor evlerimizin bir köşesinde!

 Tantavi  öldü… Üzerinde binlerce yetimin, öksüzün, mazlumun ahı yüklü  olarak gitti ebediyet diyarına… Bu ölüm bile vicdanların sahibini hatırlamanın zamanı geldiğini düşündürmüyorsa bize; bu ölüm bile üzerimizdeki tozları silmek yerine o tozlarla yaşamanın aciliyeti üzerine bir şeyler söylemiyorsa, çoktan treni kaçırmışız demektir!

Share this Post[?]
        

Erdal Demirkıran, hayatı ve kendini alabildiğine seviyor. “Ben Dünyanın En Akıllı İnsanıyım” ,“Adam Dediğin Benim Gibi Olur” , “İflas Etmenin Yolları”, “Dünyanın En Akıllı İnsanı’ndan Masallar” , “Sadece Aptallar 8 Saat Uyur” ve “Yerim Seni ÖSS” adında altı kitabı bulunan Demirkıran, birinci kitabını yurtdışı pazarına çıkarmak için yurtdışında faaliyet gösteren çılgın bir yayınevi arıyor.

Dünyanın En Akıllı İnsanı, kolej, dershane, şirket, belediye, siyasi partiler gibi kurum ve kuruluşlarda “dahi” yetiştiriyor. İstanbul Yeşilköy’de bulunan Kashna Dahi Fabrikası’nda, Kashna Öğretileri’ni insanlarla paylaşırken dünyayı değiştirmeye çalışıyor.

2006
Türkiye’deki faaliyetleri devam eden Erdal Demirkıran, dünyaya açılmaya hazırlanıyor. Bu arada altıncı kitabını da yayınlayan Demirkıran, kendi kitapları dışında başkalarının yazdığı ama Kashna çizgisine uyan kitaplar da yayınlıyor.

2008
Eğitim sektöründe tüm dünyanın bir dünya devi olarak kabul ettiği Kashna Dahi Fabrikası, eğitim çalışmalarını dünyanın her yerinde sürdürmeye devam ediyor. Erdal Demirkıran’ın senaryosunu yazdığı sinema filmi 35 ülkede gösterime girdi. Kashna Kitap Ağacı, 12 tanesi Erdal Demirkıran’a ait olmak üzere 150 özgün meyve verdi.

2010
Dünya Liderleri Erdal Demirkıran’dan eğitim almaya başladı.

2015
Kitapları 25 dile çevrilen ve dünyanın en fazla satan yazarı olarak tarihe geçen Erdal Demirkıran yazmaya doymuyor.

2018
Dünyanın her yerinde enstitüler kuran Erdal Demirkıran, kitapları, filmleri, seminerleriyle yüz milyonlarca insana ulaştı.

2020
Dünyaca ünlü starlar, konserlerinden önce Kashna Öğretisi’nden mesajlar veriyorlar.

2022
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri, Erdal Demirkıran’la yaptığı üçüncü görüşmesinden sonra bir demeç vererek, “Benim dönemimde, hangi gerekçeyle olursa olsun savaşa onay verilmeyecektir!” dedi.

2026
Kashna o kadar etkili bir öğreti oldu ki, dünyada silah üretimi yapılmıyor artık, hatta üretilmiş olan silahlar da ortak bir deklarasyonla toplatılıp imha ediliyor. Her yıl silaha ayrılan bütçe aç ülkelere dağıtılıyor, aç ülke kavramı tarihe karışıyor…

2029
Suç oranı minimize edildiği gibi, suç işleme akıl hastalığı statüsünde değerlendiriliyor. İnsanlar artık sinirlenmiyor. Özgüven artık özel bir vasıf değil. Cinayet, intihar ya da benzeri kavramlar iflas etti.

15 Mart 2030
İstanbul’da, “Barış Vadisi”nde saat 10:00 itibariyle Dünya Barış Zirvesi başladı. Ülkemiz adına Cumhurbaşkanımız açılış konuşmasını yaptıktan sonra, kürsüye gelen Erdal Demirkıran, sözlerine “Başardık Çocuklar*” diye başladı. 26 dakika süren konuşmasından sonra tüm Devlet Başkanları, daha önce imzalamayı kabul ettikleri Barış Bildirisi’ni imzaladılar.

15 Mart 2030, saat 16.00 itibariyle dünya artık savaşmıyor…

* Çocuklar asla savaşmaz.

Dün Bugün ve Yarın
Kimsenin geçmişi ilgilendirmiyor beni. Ben hep bugüne ve yarına bakarım. Benim için geçmiş, sadece zamanın ne kadar çabuk geçtiğini ispat eden bir aracıdır.

Senin neler yapabileceğin sadece bugünkü tutumuna bağlıdır…

Dün için pişman olma, yarın için kaygılanma, bugünü yaşa. Bugünü sanki en son gününmüş gibi yaşa! Unutma ki, yarın bugüne “dün” diyeceksin. Tıpkı dün, bugün için “yarın” dediğin gibi…

“Daima Büyük Düşünen İnsanlarla Karşılaşabilmen Umuduyla…”

ERDAL DEMİRKIRAN
Dünyanın En Akıllı İnsanı

Share this Post[?]